Sakin sakin yaşayıp gidiyorum. Rüyalarımdaki aksiyon yetiyor zaten bana, kendileri James Bond,Star Wars,Terminatör,Yüzüklerin Efendisi ve daha birçok filme taş çıkartacak derecede hızlı hareketli ve garipler. Uzaylıların insanları lavabo giderlerinden içeri mavi ya da yeşil tozlar halinde çekip lavaboya 20 30 gram kadar yağ bırakmaları dün geceki rüyamı heyecanlandıran ögelerden sadece biriydi,mesela.
Alttan aldığım dersler beni iyice asosyal yapıyor sanırım. Derslere girip çıkarken, alt döneme 'benim 92lilerle ne işim olur canım' bakışlarıyla sınıfı terk ediyorum. Bu hiç hoş değil, farkındayım.
Dönem arkadaşlarımla da her gün görüşüyor değilim. Bu durumdan sene başında rahatsızdım ancak artık aklıma takılmıyor. Açıkçası eskiden o kadar insanla her Allah'ın günü ne konuşurdum bilmiyorum. Özellikle Ensoyla takılırken,yeni tanıştığım insanlarla saatlerce ne paylaşabiliyordum ki. Gevezeydim üstelik, dinletirdim kendimi. Şimdi çok mu susuyorum, hayır ama en azından belli küçük bir grupla iletişim halindeyim sadece ve bu bana şimdilik yetiyor. Havalar ısınınca yine kalabalık isteyecek canım biliyorum. Onu havalar ısınınca düşünürüz.
Bir de insanların beni sevmeme durumunu kabullendim. Sevilmek olgusunu fazla abartmışım kafamda, şimdi az ve öz sevgi işimi görüyor. Karşılığında da eskiden azar azar sevdiğim çok insanı azaltıp az insanı bol bol seviyorum. Nefret etmezdim pek kimseden artık tek cümlesi yüzünden insanları ölü listeme ekleyebiliyorum. Bu üzücü.
Her gün eğlenmeliyim, canım hiç sıkılmasın, hep mutlu olayım gibi beklentilerim de yok. Bunlar çok abartılan şeyler. Yapacak işim olmadığı için alışverişe gidip kıyafet deneyerek mutlu olduğum günler vardı, dönüşte gün boyu ne kadar harcadığımı hesapladığım. En son alışveriş yaptığım tarih Amerika'da olduğum günlere denk geliyor. Geldiğimden beri kıyafet alışverişi yapmadım, bu güzel.
İnsan, iletişim ve para tüketimim azaldı. Hala kendimi şaşırtabiliyorum. Hala dengeli bir insan belirtisi gösteremiyorum. 21 yıl oldu, el insaf. Kendimi bu sallantılı ruh hallerimle kabul ettim de topluma karşı kendimi aklamam gerektiğinde hırçınlaşıyorum,o kötü.'ben böyleyim'ler sökmüyor artık. fakat işin doğrusu bu, ben böyleyim..
20 Kasım 2012 Salı
11 Kasım 2012 Pazar
Tarkan'ı gören ..... köylü Tuğba Ekinci.
Tuğba Ekinci zavallılığı diye bir şey var. Bilmem hatırlar mısınız bir müzik ödülleri gecesinde Tarkan ödülünü almak için sahneye çıkmışken sahneye 'Hülya Avşar adına bir soru sormak istiyorum, neden okul yaptırmadın?' diye atladıktan sonra politik bir cevapla suspayını almış ve polemik çıkartamayacağını farkedince Tarkan'ın elini sıkmak için uzanıp 'en çok düet yapmak istediğim sanatçısın.' demişti. Amacı magazin programlarında konuşulmaktı muhtemelen, amacına ulaştı mı ulaştı ancak kendine güldürüp basitliğini binlerce insanın gözü önüne sermesi acınasıydı. Son zamanlarda Tuğba Ekinci vakası vol.bilmemkaç dediğim insan sayısı oldukça arttı. Ya ben herkese yüksekten bakan kendini beğenmiş hatunun biri oldum ya da dikkat çekme uğruna rezil rüsva olan insanları daha kolay farkedip, daha çok yargılıyorum. Belki de gerçekten sayıları artmıştır. Yazık..
10 Kasım 2012 Cumartesi
Gezelim görelim.
Brezilya'ya, Peru'ya, Meksika'ya gitmek lazım azizim. Afrika'yı görmek lazım. Fas, Cezayir görülesi yerler. Amerika Avrupa güzel hoş ama başka şeyler görmek istiyorum artık. Yeterince sanat, mimari, modernizm görmüşlüğüm olduğunu iddia etmiyorum yalnız gördüğüm sanat,mimari ve modernizm kadar kültür görmemişliğimi farkettim. Gitmek lazım bi yerlere. İnsan görmek, kültür öğrenmek için. Haa öğrenip de kitap mı yazacağım, dünyaya bir katkım mı olacak; pek sanmıyorum. Olsa olsa 3 5 'buraya da gittim burayı da gördüm gençler, siz hala hisarüstünde misiniz' temalı facebook albümleri oluştururum -küçük ihtimaller bunlar-. Sadece kendim için gitmek istiyorum, yine bencil amaçlar içindeyim huyum kurusun.
Küçük kasabalar, 3 5 odalı pansiyonlar, daracık sokaklar, ses gürültü,sessizlik huzur, yerel yemekler istiyorum. Söz topuklu ayakkabı giymeyeceğim, makyaj yapmayacağım. Bol bol kahkaha atıp yiyip içeceğim, ama en çok dans edeceğim. Bangladeş'i, Endonezya'yı, hatta Uzak Doğu denilen tüm ülkeleri görmek istiyorum. Çok mu?
Küçük kasabalar, 3 5 odalı pansiyonlar, daracık sokaklar, ses gürültü,sessizlik huzur, yerel yemekler istiyorum. Söz topuklu ayakkabı giymeyeceğim, makyaj yapmayacağım. Bol bol kahkaha atıp yiyip içeceğim, ama en çok dans edeceğim. Bangladeş'i, Endonezya'yı, hatta Uzak Doğu denilen tüm ülkeleri görmek istiyorum. Çok mu?
Bir yaz elbisesi olarak sarı.
Sarıyı çok severim.Hele uçuş uçuş bir elbise de ya da minik bir çantada.Tabii çiçekte,güneşte, civcivde de fena durmaz ama en çok yaz elbisesine yakışır sarı. Ne yazıktır ki bana yakışmaz. Beyazım ya ben. Güneşe yatsam, döne döne günlerce piliç çevirmece oynasam yine de 3 gün sürmez bronzluğum. Haliyle sarı benim rengim olmaz, olamaz. Beyaz ojeyle, beyaz clutch çantayla muhteşem görünen sarı elbise benim beyaz tenimde çiğ durur, bir türlü sevdiremez kendini. En renkli hayal kırıklığım da olsa yine sarı sevilir. Sarı güzeldir.
8 Kasım 2012 Perşembe
Gökyüzü hayattır.
Ölümü düşünüyorum şu aralar. Kurban bayramında kesilirken izlediğim koçun hatırlattığı bir can verme korkusuyla başladı sanırım bu silsile.
Bugünse aklıma başka bir şey geldi. Ölümün en ciddi yanı gökyüzünü göremeyeceğin kat kat toprağın altına gömülmek. Beden ve ruh ayrılacak evet ama ruh da kıyameti o mezarın içinde beklemeyecek mi?
Yaşıyorsak hala bir nefes gökyüzü çekelim içimize. Sonra çok özleyebiliriz.
the sad side of the moon.
'moon has nothing to be sad about.' demiş Sylvia. O bir yalancı ya da o hiç ayrılmamış, uzak kalmamış. Yoksa insanın hiç mi aklına gelmez 'o da şimdi bu muhteşem ayı görüyor mudur? aklına kim gelir ki yakamozu izlerken mehtaplı gecelerde?' diye.
korku.
Bir yaz günü gelir korku. Sesini duyamaz kulakların ama kafanda yankılanır her bir tınısı. Görürsün, görmeye dayanamayacağını anlarsın yumarsın gözlerini sımsıkı, ama gitmez, bitmez. Dokunur tenine, üşürsün, yanarsın, acıtır. Bağırma refleksini bile alır götürür. Çırpınırsın. Korkarsın. Titrersin. Belki inlersin. Gözyaşların burnuna kaçar, boğazına akar, boğulursun. Korku bir yaz günü gelir, beklenmedik bir anda beklenmedik bir biçimde görmediğin bir yerden. Sürükler. Vücuduna yayılır damarlarında. Parmak uçlarında hissedersin, elini aside basmak gibi. Kulaklarına yüzlerce minik iğne batırmak gibi, yenmiş dudaklarını tuzlamak gibi, kafanı duvara defalarca çarpmak gibi. Sonu gelsin diye dua edersin, ölüm gelsin. Parmaklarını hissetmiyorsundur artık, çenenin titremesinden dilin çoktan kan revandır. Kanın demir tadı yayılır ağzına, buz kesmiş vücudundan kan hala sıcak akar. Düşünmeyi bırakırsın bi noktada, acıyı hissetmezsin. Geriye sadece korku kalır. Bütün hücrelerini doldurur.
ve biter. seni bırakıp gider.
beklersin, tekrar gelecektir çünkü.uykuya dalmak zordur. yorulman gerekir, gözlerin kasların bitap düşmeli. kalbin artık bir ceviz kıracağına hapsolmuş patlayana kadar sıkılmaktadır. aylar böyle geçer. kimse görmez kimse bilmez.bir değişiklik vardır elbette, sorarlar.gülümsersin. eskiye dönmek için çabalarsın ama mümkün değildir artık. ve -mış gibi yapmayı öğrenirsin.işe yarar.hiçbir şey olmamış gibi yaşarsın.güzeldir her şey.unutursun.
yıllar geçer ve bir gece korku yine seninledir, hatırlarsın.
ve biter. seni bırakıp gider.
beklersin, tekrar gelecektir çünkü.uykuya dalmak zordur. yorulman gerekir, gözlerin kasların bitap düşmeli. kalbin artık bir ceviz kıracağına hapsolmuş patlayana kadar sıkılmaktadır. aylar böyle geçer. kimse görmez kimse bilmez.bir değişiklik vardır elbette, sorarlar.gülümsersin. eskiye dönmek için çabalarsın ama mümkün değildir artık. ve -mış gibi yapmayı öğrenirsin.işe yarar.hiçbir şey olmamış gibi yaşarsın.güzeldir her şey.unutursun.
yıllar geçer ve bir gece korku yine seninledir, hatırlarsın.
8 Ekim 2012 Pazartesi
herhangi bir 'şey' olsun da sıradan olmasın.
Nasıl korkuyorum bir bilseniz. Ödüm kopuyor, sıradan olmaktan. Sorun şu ki oldukça sıradan sayılırım senin için, sizin için; ama benim derdim o değil. Sıradan görünmek, genel anlamda sokaktaki adamın kadının dönüp bakmaması, ben konuştuğumda yan tarafta oturan ergen burnunu karıştırırken önümdeki hatunun tırnaklarını incelemesi çok da umrumda değil -belki biraz ama çok az- asıl mesele benim kendimi sıradan görmek istemeyişim. Kendi kafamın içinde başka bi dünya oluşu, buna kimsenin erişemeyecek, onu bilemeyecek anlayamayacak ve ne yazık ki bu dünyadan mahrum kalacak olması.
Belki yine narsist söylemlerdeyim kendimce. İnkar etmiyorum, kendimden nefret ettiğim ve bu nefretimle kendime işkence etmekte tereddüt etmediğim o ''Fond le l'etang'' anlarında bile çok sevdim kendimi.
Ben bir deliyim, biliyorum, kimseye söylemiyorum. Bir gün çok sıkılacağım her şeyden, herkesten ve kimbilir cesur olacağım tutacak o gün, bağıracağım, saldıracağım ve delireceğim - delireceğim demek yanlış, zaten deli değil miyim, göstereceğim deliliğimi gururla- kulaklarım uğuldayacak biliyorum kafamdaki sesler susmayacak o zaman. Daha değil, henüz çok erken.
Ne diyordum, hah sıradan olmak.simple.ordinary.usual.sıradan.farksız.basit. Hayır hayır hayır. Ben çok zekiyim, so the other Boğaziçi and Ivy League students too. Ben çok güzelim, OMG you know there are thousands and thousands of them. Ben iyi bir dinleyiciyim, helloooo they have ears. Ama ben sorunları kolayca çözebilirim, are you gonna keep saying such things that don't make any fucking sense...kendimi anlatmak-övmek- için daha birçok şey sıralayabilirdim. Halbuki hiçbiri beni farklı,özel yapan gerçek şey olmayacaktır. peki ne o ''şey''?
Ne olduğunu bilmiyor değilim ama açıklanmasının mümkün olduğunu da sanmıyorum. Zaten açıklanabilseydi daha önce konuşulmuş yaşanmış olmalıydı bunu açıklayan bir kelime ya da kelimeler topluluğunun var olması için.Gerçi anlatmayı denemedim değil, birkaç kişiye, beni hiç tanımayan ve bir yerlerde tekrar karşılaşmayacağım insanlardı. Başarılı bir tasvir yapabildiğime inanmıyorum.
Ama bazı anlar geliyor ve kaybediyorum o 'şey'i.yok oluyor. eksikliğini kemiklerimde, göz damarlarımda hissediyorum. Lens kullanıyormuş gibi. Sanki tüm dünyaya o lensin arkasından bakıyorum, aynı zamanda lensi de görüyorum. O 'şey' olmadığında kafamdaki dünyaya bile hükmedemiyorum. sesler susuyor.
Birkaç yazarın hayat hikayelerini okudum birkaç gün önce. Anladım onları. Hissettiklerini biliyordum çünkü. Dostoyevski'nin epilepsi hastası, homofobik ve kumar bağımlısı olduğundan, Oğuz Atay'ın sevdiği kadına yakın olabilmek için karısını boşayıp, sevdiği kadının kocasıyla arkadaş olarak evlerine daha sık girip çıkmasından, Salinger'in kırk yıl, kırk koca yıl evinden dışarı adım atmayışından, yusuf Atılgan'ın iki önemli kitabını yazdıktan sonra bir köye yerleşip kimseyle muhatap olmadan 30 yıl boyunca tek satır yazmamasından, Althusser'in elli yıldır beraber olduğu ve taparcasına sevdiği karısı Helen'i bir sabah bu boktan hayata daha fazla katlanmak zorunda kalmaması için uyurken elleriyle boğduğunu, Kierkegaard'ın çok sevdiği nişanlısı Regine'i kendinden nefret ettiği ve onunla evlenip kendisine maruz kalmasına dayanamayacağı için terk ettiğini anlatıyordu yazı. hasarlıydılar, tıpkı benim gibi.
ben sıradan olduğumu bilmek istemiyorum. milyarlarca insan arasında kimse için çok da değerli olmadığımı biliyorum. ama ben bunu kabullenmiyorum,kabullenmeyeceğim. onlar bilmiyor, anlamıyor.anlatmıyorum, çünkü benim derdim bu değil.
çok tembelim. en büyük sorunum bu,üşengecim. bu yüzden kaybettim, daha çok kaybedeceğim. önemsemediğime kendimi inandırmakla meşgulüm. ''benim çalışkan olduğum bir dünya çok farklı bür dünya olurdu'' demişti herifin teki. ona katılıyorum -evet sıradanlığıma bir kanıt daha-
iyi bir öğrenci değilim.iyi bir arkadaş, belki bazen.iyi bir sevgili olmayı becemiyorum. keşke iyi bir abla olabilseydim. iyi bir evlat da sayılmam, hayal kırıklığı olduğumu söylediler,haklılar. iyi bir müslüman olsaydım belki diğer birkaç konuda da iyi olabilirdim.. ben iyi bir yaratık değilim. bir gün bunu farkedip değişmekti umudum. bekliyorum, umutlar tükenmekte.
bütün bu yetersizliklerime rağmen, tek derdim kendimi sıradan hissetmemek, o 'şey'i kaybetmemek. insanlar beni konuşsunlar, adım nesilden nesile anlatılsın, parmakla gösterileyim, eserlerim dillere destan olsun, değil. hiçbir şey yapmayayım, kimse bilmesin görmesin, bir ben kendimi farklı,özgün, özel hissedeyim yeter.
ne de olsa o 'bir gün' gelir.
Fond le l'etang = kuyunun dibi. 'Koro' filmini izleyin bi ara.
Belki yine narsist söylemlerdeyim kendimce. İnkar etmiyorum, kendimden nefret ettiğim ve bu nefretimle kendime işkence etmekte tereddüt etmediğim o ''Fond le l'etang'' anlarında bile çok sevdim kendimi.
Ben bir deliyim, biliyorum, kimseye söylemiyorum. Bir gün çok sıkılacağım her şeyden, herkesten ve kimbilir cesur olacağım tutacak o gün, bağıracağım, saldıracağım ve delireceğim - delireceğim demek yanlış, zaten deli değil miyim, göstereceğim deliliğimi gururla- kulaklarım uğuldayacak biliyorum kafamdaki sesler susmayacak o zaman. Daha değil, henüz çok erken.
Ne diyordum, hah sıradan olmak.simple.ordinary.usual.sıradan.farksız.basit. Hayır hayır hayır. Ben çok zekiyim, so the other Boğaziçi and Ivy League students too. Ben çok güzelim, OMG you know there are thousands and thousands of them. Ben iyi bir dinleyiciyim, helloooo they have ears. Ama ben sorunları kolayca çözebilirim, are you gonna keep saying such things that don't make any fucking sense...kendimi anlatmak-övmek- için daha birçok şey sıralayabilirdim. Halbuki hiçbiri beni farklı,özel yapan gerçek şey olmayacaktır. peki ne o ''şey''?
Ne olduğunu bilmiyor değilim ama açıklanmasının mümkün olduğunu da sanmıyorum. Zaten açıklanabilseydi daha önce konuşulmuş yaşanmış olmalıydı bunu açıklayan bir kelime ya da kelimeler topluluğunun var olması için.Gerçi anlatmayı denemedim değil, birkaç kişiye, beni hiç tanımayan ve bir yerlerde tekrar karşılaşmayacağım insanlardı. Başarılı bir tasvir yapabildiğime inanmıyorum.
Ama bazı anlar geliyor ve kaybediyorum o 'şey'i.yok oluyor. eksikliğini kemiklerimde, göz damarlarımda hissediyorum. Lens kullanıyormuş gibi. Sanki tüm dünyaya o lensin arkasından bakıyorum, aynı zamanda lensi de görüyorum. O 'şey' olmadığında kafamdaki dünyaya bile hükmedemiyorum. sesler susuyor.
Birkaç yazarın hayat hikayelerini okudum birkaç gün önce. Anladım onları. Hissettiklerini biliyordum çünkü. Dostoyevski'nin epilepsi hastası, homofobik ve kumar bağımlısı olduğundan, Oğuz Atay'ın sevdiği kadına yakın olabilmek için karısını boşayıp, sevdiği kadının kocasıyla arkadaş olarak evlerine daha sık girip çıkmasından, Salinger'in kırk yıl, kırk koca yıl evinden dışarı adım atmayışından, yusuf Atılgan'ın iki önemli kitabını yazdıktan sonra bir köye yerleşip kimseyle muhatap olmadan 30 yıl boyunca tek satır yazmamasından, Althusser'in elli yıldır beraber olduğu ve taparcasına sevdiği karısı Helen'i bir sabah bu boktan hayata daha fazla katlanmak zorunda kalmaması için uyurken elleriyle boğduğunu, Kierkegaard'ın çok sevdiği nişanlısı Regine'i kendinden nefret ettiği ve onunla evlenip kendisine maruz kalmasına dayanamayacağı için terk ettiğini anlatıyordu yazı. hasarlıydılar, tıpkı benim gibi.
ben sıradan olduğumu bilmek istemiyorum. milyarlarca insan arasında kimse için çok da değerli olmadığımı biliyorum. ama ben bunu kabullenmiyorum,kabullenmeyeceğim. onlar bilmiyor, anlamıyor.anlatmıyorum, çünkü benim derdim bu değil.
çok tembelim. en büyük sorunum bu,üşengecim. bu yüzden kaybettim, daha çok kaybedeceğim. önemsemediğime kendimi inandırmakla meşgulüm. ''benim çalışkan olduğum bir dünya çok farklı bür dünya olurdu'' demişti herifin teki. ona katılıyorum -evet sıradanlığıma bir kanıt daha-
iyi bir öğrenci değilim.iyi bir arkadaş, belki bazen.iyi bir sevgili olmayı becemiyorum. keşke iyi bir abla olabilseydim. iyi bir evlat da sayılmam, hayal kırıklığı olduğumu söylediler,haklılar. iyi bir müslüman olsaydım belki diğer birkaç konuda da iyi olabilirdim.. ben iyi bir yaratık değilim. bir gün bunu farkedip değişmekti umudum. bekliyorum, umutlar tükenmekte.
bütün bu yetersizliklerime rağmen, tek derdim kendimi sıradan hissetmemek, o 'şey'i kaybetmemek. insanlar beni konuşsunlar, adım nesilden nesile anlatılsın, parmakla gösterileyim, eserlerim dillere destan olsun, değil. hiçbir şey yapmayayım, kimse bilmesin görmesin, bir ben kendimi farklı,özgün, özel hissedeyim yeter.
ne de olsa o 'bir gün' gelir.
Fond le l'etang = kuyunun dibi. 'Koro' filmini izleyin bi ara.
3 Temmuz 2012 Salı
ihtiyaçlar 1
ne çabuk unutuyorum ben. ne çabuk affediyorum.affedişlerim var benim hatalar yapılmadan sözü verilmiş.affedişlerim,göz açıp kapayana kadar.kimisi boğazda düğüm açan,kimisi düğüm üstüne kör düğümler atan.gözyaşını dindireni mi dersin yoksa gözyaşlarına boğan mı?
çok affettim ben çok unuttum.hepsi de samimi aflardı üstelik.sildim geriyi.format üstüne format.
peki ya izler,onları da silebilir miyim?denemedim değil,başarılı olamadım.başarısızlığımı da affettim ben.olduğu kadar dedim sırtını sıvazladım.
affetmenin erdemi abartılıyor fikrimce,erdem olduğundan bile şüpheliyim.affetmenin ihtiyaç olduğuna inanıyorum.insan affedemiyorsa eksik olduğundandır.
affedilmenin yüküyse ağır.affın ağırlığı belini bile kırar adamın.zor vesselam zor.
çok affettim ben çok unuttum.hepsi de samimi aflardı üstelik.sildim geriyi.format üstüne format.
peki ya izler,onları da silebilir miyim?denemedim değil,başarılı olamadım.başarısızlığımı da affettim ben.olduğu kadar dedim sırtını sıvazladım.
affetmenin erdemi abartılıyor fikrimce,erdem olduğundan bile şüpheliyim.affetmenin ihtiyaç olduğuna inanıyorum.insan affedemiyorsa eksik olduğundandır.
affedilmenin yüküyse ağır.affın ağırlığı belini bile kırar adamın.zor vesselam zor.
8 Nisan 2012 Pazar
yazmak lazım bazen.
Ne çok zaman geçmiş en son yazımın üzerinden.Gerçi kağıtlara sağa sola karaladım bir şeyler ama burası unutulmaya yüz tutmuş.Çok konuşuyorum son zamalarda,ne düşünüyorsam anlatacak birini buluyorum,susmuyorum eskisi gibi,bu yüzden herhalde artık yazmayışım.Kalabalıklardayken bile yalnızlıklarım vardı halbuki,düşünürdüm de susardım,sustukça yazardım.Ses vermeye korktuğum düşüncelerim vardı.Söylemekten kaçındıklarım...Yazardım ben de.Güzel de yazardım hani.
Belki daha basit artık her şey.Yazmaya değer şeylere takılmıyor kafam eskisi kadar.Bir boşvermişlik, umursamazlık hali üzerimde.İçimdeki hırçın hatun durulduğundan da olabilir bu yazmayış,aradığını bulmuştur,bulduğuna inanmıştır.
Bir de kıskançlıktan yazmıyorum sanırım.Eskisi kadar etkileyici manidar cümleler kuramadığımdan değil-yoksa öyle mi- sadece güzel yazan insanları okudukça 'bırakayım da onlar yazsın' takdirimle karışık kıskançlığım bıraktırdı bana yazmayı.Halbuki daha kibirliydim,çok severdim cümlelerimi.Düzensiz beğenme alışkanlığım en çok kendimi etkiliyor gibi.Ehh ne de olsa hep kendime dairim ben,en azından burada.
Bir yandan korkuyorum,sürüdenleşmekten;Ötekileştirilmekten şikayet eden insanların aksine.Yazmadıkça daha sürüdenleşiyor sıradanlaşıyorum hissine kapılıyorum arada.
Her ne sebepten olursa olsun yazmıyorum işte.Ama bilirsiniz,yazmak lazım bazen.
Belki daha basit artık her şey.Yazmaya değer şeylere takılmıyor kafam eskisi kadar.Bir boşvermişlik, umursamazlık hali üzerimde.İçimdeki hırçın hatun durulduğundan da olabilir bu yazmayış,aradığını bulmuştur,bulduğuna inanmıştır.
Bir de kıskançlıktan yazmıyorum sanırım.Eskisi kadar etkileyici manidar cümleler kuramadığımdan değil-yoksa öyle mi- sadece güzel yazan insanları okudukça 'bırakayım da onlar yazsın' takdirimle karışık kıskançlığım bıraktırdı bana yazmayı.Halbuki daha kibirliydim,çok severdim cümlelerimi.Düzensiz beğenme alışkanlığım en çok kendimi etkiliyor gibi.Ehh ne de olsa hep kendime dairim ben,en azından burada.
Bir yandan korkuyorum,sürüdenleşmekten;Ötekileştirilmekten şikayet eden insanların aksine.Yazmadıkça daha sürüdenleşiyor sıradanlaşıyorum hissine kapılıyorum arada.
Her ne sebepten olursa olsun yazmıyorum işte.Ama bilirsiniz,yazmak lazım bazen.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)