12 Aralık 2013 Perşembe

Winning! -not by Charlie Sheen-

Bir tartışmayı kazanmanın iki yolu var. İlki elinizde geri çevrilemeyecek kozlar bulunması, ikincisi yumuşak kelimelerle sert cümleler kurmak.

Elimde iyi koz olmadığını farkettiğimde ya da iyi koz sandıklarım toz olup uçtuğunda bu ikinci yöntem çok işe yarıyor.  Bir de filmlerde duyduğum iyi cümleleri biriktiriyorum, zamanı gelince kullanırım diye, çok işe yarıyor tavsiye ederim. Güzel bir yan etki olarak da kendimi gerçek bir film sahnesi içerisine sokmuş olmanın gazıyla egomu pompalıyorum, ohh, sonra gelsin 'haklısın'lar gelsin 'seni anlıyorum'lar gelsin özürler. Aman değmeyin keyfime.

Kızım nerde benim paşa çayım, söyle yanına pötibör de koysunlar, çaya banarız.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Kötüyü bilmeyen iyiye şükredemez.

En büyük hatalar en büyük heyecanlarla başlar.

Benimki 2009 senesinin sonlarına yaklaşırken bir Çarşamba günü hayatıma düşmüştü. Oturmak için yer kalmayan toplantı odasında kapı ağzında ayakta dikilmemle değişmişti her şey. Toplantı başladı, üniversite kulübü toplantısıydı işte, öyle ciddi bir şey değil, gerçi çok ciddi işler yapıyormuşcasına resmi ve kavvali cümleler dönüyordu odanın içinde ya o ayrı. Ne diyordum, toplantı başladı, aradan 10 dakika geçti geçmedi kapı açıldı ve o girdi içeri. Yer olmadığını farketmesi yarım saniyesini aldı, çok düşünmeden benim gibi duvara yaslandı, yanıbaşımda. Yanakları kıpkırmızıydı, geç kaldığını farkedince koşmuştu belli ki. Koşturup yorulunca ya da kendini suçlu hissetiği zamanlar yanakları kızarırdı. İlk defa görüyordum onu. Halbuki toplantılar başlayalı çok olmuştu, kaç haftadır nerelerdeydi? Dağınık kumral saçları, çarpık sarı dişleri ve yeşil gözleri vardı. Evet, o anda biliyordum başıma olağanüstü şeyler geldiğini. İlk görüşte aşka inanır mısınız? Sorumun cevabını bulmuştum. İnanılmayacak ne vardı. Yanıbaşımdaydı işte. Kulaklarım uğulduyordu, ne konuşulduğunu dinlemeye çalışıyordum ama tek duyduğum onun nefes alışverişiydi. İçi titrer mi insanın? Sıtmaya tutulmuşçasına titriyordum içten içe. Düşünebildiğim tek şey, 'acaba kafamı çevirsem yana doğru, hani gayriihtiyari, hani çok normalmiş gibi, sanki ona değil de yan taraftaki herhangi bir şeye bakıyormuş gibi, olur mu ki? Kafamı bi çevirsem, oracıkta işte. Kollarımız değecek neredeyse. Hadi ufacık bi baksam, anlar mı ki, ya başka biri farkederse?' Bir beyin aynı soruyu kaç kere sorabilir kendine. Döndüm sonunda, bana saatler gibi gelen sorgulama sürem kısa sürmüştü belli ki, çünkü yanakları hala kızarıktı. O da bana döndü, 'başlayalı çok oldu mu?' dedi, nefes almayı unutmamış olmalıyım ki beynime hala oksijen gidiyordu, 'yok yok 5 10 dakika maksimum, bir şey kaçırmadın' dedim sakince, bense onu tanımadan önce neler neler kaçırmıştım kim bilir. Sonrasında varlığına bile lanet edeceğimi nereden bilebilirdim ki?

Görev dağıtımına gelmişti sıra ve yanyana oluşumuz işime yarayacaktı. Evet, onunla birkaç cümle daha edebilmem için fırsatım olacaktı. Telefon numarasını aldım, o da benimkini.

3 gün sonra.. Telefonum çaldı. Oydu. Açamadım. Ellerim titrerken sesimin de titreyeceği aşikardı. Telefon sustu. Onun sesini duymak istiyordum halbuki. Saçmalıktı yaptığım. Bir iki dakika sonra geri aradım. Açtı. Konuştuk. Nasılsıniyimisinbendeiyiyimteşekkürederim dışında sadece görev hakkında. Tam kapatıyorduk, 'bu arada tanıştığımıza memnun oldum' dedi. güldüm. 'geçen gün hiç konuşmadık ya, sadece numaraları aldık, sonra da sen hemen gittin. Ondan şimdi diyorum.' dedi. Ben yine güldüm. 'Ben de memnun oldum, çarşamba görüşürüz.' dedim kapattık.

Çarşamba görüştük. Toplantı vardı. Kulüp odasına girdiğimde oradaydı. Gülümsedik. Toplantı başladı.

Toplantı sonrası hep beraber yemeğe gidilecekti. Şimdi to Stage olan yerdeydi. Mekana girdiğimizde karşısına ben mi oturdum, yoksa bir tesadüf müydü, söylemek güç. Özellikle karşısına oturmak için beklemiş  olmam yüksek ihtimal. Önce etrafımızdakilerle birlikte muhabbet ediyorduk. Sonra önündeki matematik defterini karıştırdım. Bana birkaç şey gösterdi. Sonra gece boyu ikimiz konuştuk sadece. Film sahnelerinde yok olur ya etraftakiler birer birer. Öyle. Varlıkları yoklukları farksızdı. Fakat her külkedisi masalında saatin 12yi vurduğu an gelir. Benimki yurda giriş saatimdi. Halihazırda geç kalmıştım üstelik. Kalkmam gerektiğini söyledim. O da benimle birlikte kalktı. Etraftakilere iyi akşamlar dileyerek kalktık. Beni bırakmayı teklif etti, gerek olmadığını söyledim. Israr etti. Arabasına bindik. Artık emindim. Aşktı bu. Ölüyordum heyecandan, daha ne olacaktı. Arabadan inerken teşekkür ettim. Yurda girdim. Geç kalmıştım. Umrumda değildi. Yukarı çıktım koşarak, kızların odasına girdim, 'ben aşık olduuuuum' dedim. Sürekli zıplıyordum, sanki içime bir yay kaçmıştı. Hem konuşuyor hem zıplıyordum. Dönüyordum kendi etrafımda. Kızlar gülüyordu halime. Gülünecek ne vardı? Aşık olmuştum ben, nasıl anlayacaklardı ki beni? Kimse kimseyi böyle sevemezdi çünkü. Kalbime aklıma ruhuma sığmıyordu. Taşıyordu ve ben zıplıyordum.

Bir hafta daha geçti. Beni aramıştı. Hem de sebebi yokken. Toplantıdan önce yemek yiyelim dedi. Yedik. Konuştuk. Gözlerinin içine bakıyordum. Zıplamak çığlık atmak isterken, sakin sakin gülümsüyordum. Nasıl zordu bu aşk işi! Konuştuk biz yine, uzun uzun, her şeyden, herkesden, birbirimizden. Toplantı saati geldi, gitmedik. Konuştuk. Bebek'te Arnavutköy'de yine Bebek'te Güney yokuşunda Manzara'da. Konuştuk. Sonra bi an geldi. Konular bitti sanki. Konuşulacak tek konu kalmıştı. Aşk. İnanır mıydım aşka? İnanılmazsa yaşanmazdı ki. Peki o? O inanır mıydı? İnanmak istiyordu.               Elimi tuttu.

Başıma belayı açmıştım. Hayırlı olsundu. Geçmiş olsundu. Onu henüz hiç tanımıyordum. Tanışmamız yavaş ve acılı oldu. Acıttı, tüketti, yerle yeksan etti. Onu tanıdıkça kendimi tanıyamaz oldum. Hayat nasıl da ironikti. Yemin peşindeyken oltaya takılan balık gibiydim. Çırpındıkça kanca daha derine saplanıyordu.

Hatanın neresinden dönülse kardır derler, katılmıyorum. Hatamdan vazgeçtiğimde elimde avucumda o kadar az şey kalmıştı ki, kendimi tekrar inşa etmem, yeni bir ben olmam gerekti. Mutlu olmayı yeniden öğrendim ve sil baştan başladım tekrar.

- - -


Şimdi mi? Şimdi mutluyum.



28 Kasım 2013 Perşembe

Striptiz izleyen kızın kilo kaygısı.

Zayıf ve narin değilim artık. Fiziksel açıdan konuşuyorum, etine dolgun bir hatuna dönüştüm son bir yılda. Belim hala ince olsa da geri kalan bölgelerin maşşallahı var.

Yıllarca kilo almak için uğraşmış, masada hep en çok yiyen kişi olan benim bile bir gün zayıflama çabasında olacağı kimin aklına gelirdi?

Gerçi sorun etmiyordum hiç. ''yıllarca kilo almak için uğraştım, çalı çırpı gibi dolandım ortalıkta, biraz da kilolu oluvereyim ohh..'' kafasındaydım, ta ki bir arkadaşımın özel striptiz şovunu izleyene kadar. Hani video olsa tüm o inceliği ve kıvrımların zerafetini kamera açılarına, ışığa, şuna buna bağlardım ama yarım metre önümde canlı dans etti hatun!

Daha önce hiç strip cluba gitmişliğim olmadığından hatunun dansı, soyunması, sadece yürümesi bile etkileyici göründü gözüme.

İşte o an farkettim, artık aynada kendime bakmaktan kaçındığımı. Kilo vermek zor geldiği için halimden memnunum ayaklarına yattığımı.

O an, bir dönüm noktasıydı. Eski halime dönüş için bir çağrıydı. ve challenge accepted. 7 kilogram.

Hayatın her döneminde değişen yenilenen hedefleri olmalı insanın, şu ara benimki bu. Hedefime ulaştıktan sonra da belki bir pole dance kursuna giderim, fena mı olur :)

Ps. Striptiz bir sanat dostum. Her yiğidin harcı değil.

11 Eylül 2013 Çarşamba

Bu konulara girmeyelim beyler.

Ölüm ne çok korkutuyor insanı. Halbuki ne kolay ölmek. Trafik kazası olur, hastalık olur - şu aralar en moda olanı kanser- , kalp krizinden de giden pek çok, bazen sadece olur nedensiz, eceli gelmiş derler, nefesi kesilmiş derler, öylece olur. Olur ve insan ölür. Ölenin arkasından ağlanır, neden? Ayrılık yüzünden mi, özlemden mi? Yoksa bir hayatın bitişinden mi, yapılacak başka bir şeyin olmamasından, ölenin yarım bıraktığı işlerden, ya da söylenmemiş sözlerden mi? Biraz da insana kendi ölümünün de yaklaştığını hatırlatmasından belki, ölünün arkasından ağlanır.
"Benim için de ağlasınlar" isteği bencil mi biraz? Sevildiğini bilme isteği, sevdiklerini üzdüğüne değer mi?
Ağır konular bunlar. Sonraya bırakalım, sonra.

Kısa kes Aydın havası olsun.

Onu bunu bırakın da Rihanna ne hatun yaa. Hem aşırı güzel, hem aşırı seksi, hem sesi aşırı iyi, hem ne güzel dans ediyor. Kadın ne yapsa cuk oturuyor. Şu yaşında (25) tüm dünyayı kasıp kavuruyor. 
Vallahi kıskanmıyorum, zaten ben onun gibi kıçımı açamazdım elaleme karşı, kadın yapıyor. 

Takdir ve tebriklerimi sunuyorum.

6 Eylül 2013 Cuma

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasııınlar,aşrı aşrı memlekete kız vermesinler...

- Şu kim?
- Pullu etekli mi? O gelinin arkadaşı.


Hepimiz ''büyüdük...yaşlandık...zaman ne çabuk geçiyor yaa...'' triplerine giriyoruz da bunun en gerçek şekliyle yaşandığı yerler düğünler ve cenazeler. Daha çok ''başın sağolsun'', ''Allah tamamına erdirsin'', ''hayırlı olsun, bir yastıkta kocayın'' ya da ''Allah analı babalı büyütsün'' cümleleri varsa hayatımızda sebebi artık 'yaşımızın gelmiş' olması. ''Darısı başına''lar eskiden umut verirdi, şimdilerde derin düşüncelere daldırıyor. Millet evlenip hayatını düzene sokuyor, ben kimlerleyim, ne yapıyorum. Sonuç; kayda değer bir şey yapmadığım.

Bir de regl günleri eve kapanıp nutella kaşıklayan kızları artık anlıyorum.Benim gibi regl olduğu zaman, hala yumurtlayabildiğine şükredip çiftetelli oynayan bir insanın da bazen 'halleri' gelebiliyormuş. Çok rica edicem üstüme gelmeyin.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

"You can't always get what you want" demiş Rolling Stone abilerimiz.

Bir kaç çiçekli yaz elbisesi. İçine tatlı bikiniler. Bir güneş gözlüğü. Bir adet yumuşak tüylü sevecenlikte sınır tanımayan bir köpek. Sınırsız Tom's ve flipflop. Masajda başarılı bir Endonezya hatunu. Bol miktarda Pina Colada! Yumuşak kumdan ibaret bir plaj ve deniz...

Bu kadarcık şey istiyorum çok mu?

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Bir Yeni Mesajınız Var: "üff sn çk mşglsn glb.."

Vefa. Çok yakın bir kavram değil bana. Her konuda çetrefilli bir labirent gibi düşünen kafam vefa konusunda dümdüz, odun misali. Kolayı bu olduğu için belki de. Düşünüyorum da arkadaşlıklarımı, insan ilişkilerimi en çok baltalayan konu da bu.

"Neden hiç aramıyorsun, nerelerdesin, unuttun zaten sen bizi...." hep aynı terane. Çevir çevir aynı sayfa. Be kardeşim hadi 2 günlük tanışıklığımız olsa anlayacağım belki bu soruları ama yıllar geçmiş ve hala benden bir doğum günü mesajı bekliyorsan, sorun bende değil artık, sende. Beni az biraz tanıyan bilir telefonla ilişkimin Solitaire'le sınırlı olduğunu.

Arkadaşlık kavramını zaman dilimlerine sığdırmak mı gerek? Aylarca görüşmediğim insanla tek oturuşta saatlerce muhabbet edebiliyorsam gerisinin ne önemi var. Ki buna bile gerek olmamalı, geçmişte paylaşılmış güzel anılar bile yetmeli. Fakat insanlar artık iletişimde süreklilik istiyorlar.

Telefon... Çağın icadı... Adı batasıca!Solitaire de olmasa sevilecek yanı yok.

Yok yok haklısınız, suçu telefona şuna buna atmaya gerek yok, ben çok vefasızım.

14 Temmuz 2013 Pazar

Daha az.

Daha azı olmalıydım. Yeni dünya için daha az ve daha yoğun olmak gerekliydi. Çeşitliliği desteklediğini söyleyen ama çeşitlilikten korkan bir dünya. Sadece topluluklarda değil kişinin içerisindeki çeşitlilik de sınırlanmalı. 'Kendinizi nasıl tanımlarsınız?' sorusunun cevabı kısa, öz olmalı. Aynı anda birçok şey olunmaz! 'Çalışkan'sanız tembellik yanınıza yaklaşmamalı, istisnai durumlara yer yok. 'Şık' olmak için her gün iyi giyinmelisiniz, eşofmanlara yer yok. 'Güleryüzlü'yseniz, ahh çok yazık size, mutsuzluğunuza yer yok. Duvarlar arkasında bırakın bunları, kimselere göstermeyin, aman.
'Mood swing' dediler, hastalık oluverdi. Duygularda bile süreklilik sağlamak gerek. Mutsuzluk tedavi edilmesi gereken en korkunç virüs oldu.
Zarar, ziyan, afet başa gelmeden mutsuz olunmazmış meğer. Şımarıklıkmış. Duygusallıkmış. Gereksizmiş. 'Ne çok büyütüyorsun her şeyi'ymiş. Dertsiz başa dert aramakmış.
Daha azı olmak gerek. Daha tekdüze. Daha yoğun. Spesifikleşmek, az öz olmak.


Denedim, denedim, denedim. Beceremiyorum, görmüyor musun?

İftar dediğin kalabalık olmalı.

Her şeyin bir ilki varmış. Her ilk güzel olacak değil ya. Bu seferki boğazıma oturdu, midemi ağrıttı, üzdü. Yalnızlık çok korkutur ya insanı, bazen daha fazla korkutuyor. Mesela kalabalık geleneklerde. Ee başlıktan anlaşılacağı üzere ilk yalnız iftarımı yapıyorum bu akşam. Henüz ezan okunmadı. Bekleyişteyim. Dolaptan çıkarılan soğuk yemekler ısıtıldı. Diyanet işlerinin internet sitesinden bir kere daha imsakiye kontrol edildi. Telefona kayıyor göz sürekli, ya çalarsa... Açken insan daha duygusal oluyor sanırım, ağır geliyor en ufak şey insana. Alışmak lazım vesselam, daha yeni başlıyoruz.

Ezan okundu.
Keşke bir çiçeğim olsaydı.


20 Ocak 2013 Pazar

accepted scars and found happiness.

2012 bitti. 2013 geldi. hayat. o devam ediyor. büyüdüm diyemiyorum hala, ya da akıllandım. hatalar, onlar baki kalacaklar. gitgellerim (cem yılmaz tabiriyle 'hallerim') artışta, iyi tarafıysa artık daha iyi saklıyorum. 'deep down' kalıbının hayatıma yeniden eşlik ediyor olması ise, aımmm, pek hoş değil. ama daha çok gülüyorum, goood for me, bad for wrinkles of future me. hayat, devam ediyor ve hala güzel. çok mutlu bir yıl geçirdim, bunun daha da mutlu olması muhtemel, ne de olsa başarılı bir academic record'la yıla başladım:)


not:dengesizliklerimin ana sebebinin benim için bursa ve istanbul arasındaki dengesizlik olduğuna karar verdim.ailemin sadece elektrik faturasının 370lira geldiği malikaneden bozma evinin yanında benim 270lira doğalgaz faturası gelince 'bunu nasıl ödeyeceğim şimdi' gerilimine girdiğim minik bir kiralık evim var.


ve bir de bugüne dair.. annemin bugün annesiyle problemleri olan arkadaşına 'en az ilgi gösterdiğim çocuğum Zeynep ama bana en düşkünü de o, herzaman verdiğinle aldığın eşit olmuyor' dedi, ve konuşmanın ilerleyen kısmında yine benim için, 'anneliğe hazır değildim o yüzden annelik de yapamadım ona, sürekli depresyona girip çıkmışım meğer şimdi farkediyorum bi psikoloğa falan gidip yardım almam lazımmış, onun nasıl büyüdüğünü bile bilmiyorum ben, kendi kendine büyüdü. şimdi ne kadar pişmanım.' diye içini döktü. onu anlıyorum, zaten kızamıyorum bile, çok küçüktü.

 ama ben de çok küçüktüm..