7 Aralık 2014 Pazar

'Barışmışlar mı acaba?'

Mutlu olmak için birine ihtiyacımız olduğu kanısına ne zaman kapıldık? Tek başına da mutlu olamaz mı ki insan? Ayrılık sonrası mutlu olmak için kötü bir ilişkiden çıkmış olmak mı gerekir illa? Güzel ilişkilerin de güzel sonları olamaz mı? Mutlu olmam neden garip geliyor insanlara? Neden Selim'i aslında sevmediğimi düşünüyorlar? Aşkımızın zaten bittiğini söyleyenler neyi ne kadar biliyor? Selim'le ilgili bi anıdan bahsedince neden geriliyorlar, ben gülümserken? Hayatımın 3 yılını silip atmam mı gerekiyordu yoksa? Bu mu benden beklenen? 

Sorulardan bıktım. Cevaplardan daha çok bıktım. Sussak ya biraz.


17 Kasım 2014 Pazartesi

Pembe Balon'dan aşk

Zaman! Deli dalgalı bir okyanus gibi, bir yandan yıkıp geçiyor, bir yandan temizliyor, yeniden doğuşa kapı açıyor.
Çok zamana ihtiyacım olur sanmıştım. Unutamam, atlatamam, alışamam sanmıştım. Halbuki hiç de öyle olmadı.
Çok hızlı bir süreç yaşadım, 2 hafta bile yetti. İlk günler reddediş; sesini duyma özlemi, 'şimdi ne yapıyordur?' denklemleri, ağlamalar, daha çok ağlamalar. Sonra hızlı bir depresyon; yataktan çıkmak istememe, işten, okuldan nefret, geceden gündüzden herşeyden nefret! Gözyaşları ve hıçkırıklar. Ve bir gece kızgınlık; beddualar, bağırıp çağırmalar, 'o görecek gününü, ama iş işten geçmiş olacak'lar, 'beni mumla arayacak'lar, hakaretler, sinirlenmeler. Sonunda kabulleniş; 'bu sabah kalktım ve aklıma gelen ilk şey O olmadı.', 'iyi oldu, çok iyi oldu, keşke daha önce olsaydı.'lar.
Son gelinen nokta ise rahatlama, mutluluk; 'sırtımdan bir yük indirmişim ve yoluma öyle devam ediyorum gibi geliyor.' mu desek, 'mutlu sanıyormuşum kendimi, meğer boğuluyormuşum haberim yokmuş, nefes alıyorum ya.' mı desek bilemedim.

Aslında işin özü şuymuş;
Bir pembe balon, içinde biz, herşey toz pembe, her şey şeker gibi. Fakat balondaki havayı tüketiyoruz yavaş yavaş, oksijen tükendikçe uyku bastırıyor hafiften. Bu uykuyu mutluluk sarhoşluğu sanıyoruz pembe şekeri dünyamızda, halbuki boğuluyoruz! Balonu patlatmak tek çözüm. Patlatıyoruz bir cesaretle ve ben uzun zaman sonra ilk defa gerçekten nefes alıyorum doya doya. Özgürüm artık! Zincirlerimi kırmış gibi bir rahatlama, büyük zaferler kazanmış gibi bir tatmin, hoplaya zıplaya dans ederken bağıra çağıra şarkılar söylermiş gibi bir neşe.

*Sen başıma gelen en güzel şeylerden biriydin, bunun için seni her zaman seveceğim. Senden ayrılmak da başıma gelen en güzel şeylerden biri oldu, bunun için sana her zaman minnettar kalacağım. Teşekkür ederim.

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Eski toprak.

Ananem. Yazı diliyle anneannem, bambaşka bir kadın. Öyleleri kalmadı artık hiç. Hakkında kitap yazılacak kadın da ben şurda 3 5 cümleye mi sığdırayım şimdi. Olmaaaz. Sadece ufak bir enstantaneyi anlatacağım o kadar. Ananem her bayram 3 tepsi baklava açardı. 40ar adet yufkadan 3 tepsi. Bazı kolaycı kadınlar 3er 3er açar yufkaları, ananem tek tek. Son 2 yıldır 2 tepsi açıyor, hala 40ar yufkadan, hala tek tek. Her bayramda da aynı cümle "bakalım seneye açabilecek miyiz?" gözler uzaklara dalmış, bir iç çeker.
Her şey bu cümlede gizlidir. Tüm gelecek kaygıları, geçmişin yorgunluğu, şimdinin özlemleri.
Başka bir kadındır ananem, tertemiz, iyilikten başka bir yol bilmeyen, 5i yaşayan 8 çocuk anası, görücü usulü evlendiği kocasının, yıllarca bin derdini çekmiş kocasının vefatından 4 sene sonra bile özlemden gözyaşı dinmeyen, çalışkan, ineklerini 'buralar artık şehir oldu,şehirde inek olmaz,komşular rahatsız olur.' diye götüren zabıtaya bile kızamamış, bir güzel inek görünce hala gözleri dolan, torunlarına, çocuklarına bir ömür adamış bir kadın. Elleri, gözleri öpülesi, başüstünde taşınası bir kadın.

---


Biz yaşlanınca modern endişe cümlelerimiz ne olacak kimbilir. "Iphone 37yi de aldık, bakalım 38i görecek miyiz?".

27 Haziran 2014 Cuma

Tanrı olmanın dayanılmaz hafifliği ve zengin koca teorisi.

Kapı çaldığında yataktan kalkıp kapıya ulaşmak için attığım uzun adım sayısı 52, evdeki kapıya en yakın 4. odadayım halbuki. Salondaki 4 avize ve 3 aplikteki toplam ampul sayısı 47. 7.5 metre yükseklikteki girişin* devasa avizesinin ampullerini saymaya yeltenmedim bile. Evin net kullanım alanı 600 mden fazla. Kimi misafirlerimizin de dediği gibi Gürses malikanesi. Ne ilginçtir ki benim bu evde kendimi ait hissettiğim yarım metrekarem yok. Belki perdemi toplayan çiçeklere** aitim azcık. Gürses soyadı bile fazlalık geliyor üstüme. Almaya aday olduğum başka bir soyadı da yok gerçi, haliyle idare ediyoruz.

'Soyisminiz?'
'Gürses.'
'Gürsoy mu?'
'Hayır Gürses, Müslüm Gürses gibi.'

---

Geçen gün Haluk Bilginer'in bir röportajını okudum. 'İnsan babası ölünce büyürmüş, biz babalarımızı öldüremedik.' diyordu. Öldürmek bir yana da, insan babasının aslında olduğunu düşündüğü süperkahraman değil de sıradan bol hatalı bir insan evladı olduğunu farkettiğinde ne olur?

Bir kez daha hayalkırıklığıyım. Sanki bunun için doğmuşum, o kadar başarılıyım. Doğuştan yetenekli! İşte benim sıfatım. Büyük vaadlerle doğmuşum, 4 kilo 750 gram, saçları kafasında, 57 cm boy. 19 yaşıma gelinceye kadar da vaadler katlanarak devam etmiş. Türk Zeka Kurumundan onaylı çok zeki belgesi, okulda yüksek başarı, aile inanç ve isteklerine itaat, insan ilişkilerinde kibar, zarif ve lider...ve daha niceleri.
Ve bir gün değişir her şey. Başlar hayalkırıklığı silsilesi. Hayat bu, ne tahmin edilemez ve ne eğlenceli değil mi? Bir Tanrı olsam şimdiki Tanrı'nın yaptığının aynısını yapardım, insanların hayatını büyük gitgellerle donatıp onların dalgalarla boğuşmasını, arada bir boğulmasını izlerdim keyifle, elimde de Mariana çukurunu dolduracak kadar popcorn ile. Tanrı olmak çok eğlenceli olsa gerek.

---

23 yıllık babamı bile sevmeyebiliyorum. Muhtemelen çok severek de evlensem bir gün kocamı da sevmeyeceğim. Bu yüzden en önemlisi para. Sevmediğim insanı katlanabilir kılacak miktarda para. Zengin koca avındaki kızlar,bu dünyanın anlamını çözmüş insanlardır, saygımızı esirgemeyelim. Şahsım adına başarılı olamayacağımı bildiğim için bu ava çıkmayı gereksiz gördüğümden, kendi yarattıklarıyla kafa bulup çok eğlenen Tanrı'ya havale ediyorum durumu, mümkünse bana şöyle çok zengininden ama az yakışıklısından bir koca adayı gönderiverirse evliliğimizin yukarıdan izlerken keyifli olacağına söz veriyorum.Gerek yatakodasında sofistike erotizm olsun, gerek güzel kız çok da yakışıklı olmayan oğlan komedisi olsun, gerek paranın insanı değiştirmesi konulu dizi film olsun, izlemesi eğlenceli bir evlilikle Tanrı'yı da mutlu edeceğim. Ama dediğim gibi çok yakışıklı olmamalı ki peşinde çok kız dolanmasın, tavlama şansım yüksek olsun. Ayrıca para/eğlence paritesi de önemli. Hani azcık sipariş usülü oldu ama Hollywood filmlerinin bile bütçesi belli, bizimki Heavenwood ayarında olacak, olsun o kadar.


...Mezuniyet balosu geliyor. Şarap rengi elbisemle sarhoş edeceğim milleti. Kıps.

İlk defa görsel açıklama ihtiyacı hissettim,böylece yazımı boktan hale getirme şansım oldu. Teveccühünüz.

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Kiralık katil aranıyor.

Ölmek istediğim doğrudur. Hormonlarım tavan herhalde yine. Beynim fonksiyonlarını tek noktaya yöneltti. Nasıl geberilir? Ne komik en son bu kadar kötü hissettiğimde ortaokuldaydım sanırım. O zaman daha cesurdum, içmiştim kutularca ilacı. Şimdi ölüm korkusu yaşama nefretimi aşıyor. Belki sonsuz cehennem inancı olmasa çok daha kolay olurdu. Bir de günahkar olduğumu düşünmesem, daha masum daha iyi bir insan olarak yaşasaydım mesela, ibadetlerimi en azından yapıyor olsaydım yine Allah'ın karşısına çıktığımda 'tamam intihar ettim ama sor bi niye ettim, o kadar ibadet o kadar iyilik yaptım ve sonunda hayat bokuna katlanamadım, burda belki rahat ederim dedim, affet be nolur' derdim. Ama ona da yüzüm yok.

3 Ocak 2014 Cuma

Beklentiler sadece üzer.

Kendi cümlelerimden sıkılır oldum. Klasik şehirli modern insan bunalımları bunlar. Şımarıklık. 

Spontane olmak güzeldir dediler, olduk. Peki işler sarpa sarınca (boka sarınca diyemeyecek kadar terbiyeliymişim meğer) napıcaz? Plansızlık, ne yapacağını bilememek korkusu... Bunlarla nasıl başa çıkılır?

İnsanlara istediklerini verdiğiniz ölçüde seviliyorsunuz. Anne baba da olsa bu insanlar, durum böyle. Onların 'hayırlı evlat' kavramının içerisinde yaşadığınız kadar takdir ederler sizi. 

Kendini sevmeli insan, ama abartmamalı. Boğaziçindeki en yaygın karakter problemi bu, narsistlik. Kimse yanlış anlamasın söz meclisten içeri. En çok benden içeri. Benliğini bu kadar seven bir insanın diğer canlılara tahammülü de azalıyor, haliyle yalnızlaşıyor. Kendiyle başbaşa kaldıkça iki ihtimal doğuyor, ya daha da sevecek, ya daha fazla katlanamayacak. 

Aslında kötü biri değilim, sadece kolaya kaçıyorum.

En sevdiğim çorabımın topuğu delinmiş. Hayat bazen çok topuğu delinmiş çorap gibi. -cümlelerimden bir kere daha sıkıldım, nefret ettim-