Belki yine narsist söylemlerdeyim kendimce. İnkar etmiyorum, kendimden nefret ettiğim ve bu nefretimle kendime işkence etmekte tereddüt etmediğim o ''Fond le l'etang'' anlarında bile çok sevdim kendimi.
Ben bir deliyim, biliyorum, kimseye söylemiyorum. Bir gün çok sıkılacağım her şeyden, herkesten ve kimbilir cesur olacağım tutacak o gün, bağıracağım, saldıracağım ve delireceğim - delireceğim demek yanlış, zaten deli değil miyim, göstereceğim deliliğimi gururla- kulaklarım uğuldayacak biliyorum kafamdaki sesler susmayacak o zaman. Daha değil, henüz çok erken.
Ne diyordum, hah sıradan olmak.simple.ordinary.usual.sıradan.farksız.basit. Hayır hayır hayır. Ben çok zekiyim, so the other Boğaziçi and Ivy League students too. Ben çok güzelim, OMG you know there are thousands and thousands of them. Ben iyi bir dinleyiciyim, helloooo they have ears. Ama ben sorunları kolayca çözebilirim, are you gonna keep saying such things that don't make any fucking sense...kendimi anlatmak-övmek- için daha birçok şey sıralayabilirdim. Halbuki hiçbiri beni farklı,özel yapan gerçek şey olmayacaktır. peki ne o ''şey''?
Ne olduğunu bilmiyor değilim ama açıklanmasının mümkün olduğunu da sanmıyorum. Zaten açıklanabilseydi daha önce konuşulmuş yaşanmış olmalıydı bunu açıklayan bir kelime ya da kelimeler topluluğunun var olması için.Gerçi anlatmayı denemedim değil, birkaç kişiye, beni hiç tanımayan ve bir yerlerde tekrar karşılaşmayacağım insanlardı. Başarılı bir tasvir yapabildiğime inanmıyorum.
Ama bazı anlar geliyor ve kaybediyorum o 'şey'i.yok oluyor. eksikliğini kemiklerimde, göz damarlarımda hissediyorum. Lens kullanıyormuş gibi. Sanki tüm dünyaya o lensin arkasından bakıyorum, aynı zamanda lensi de görüyorum. O 'şey' olmadığında kafamdaki dünyaya bile hükmedemiyorum. sesler susuyor.
Birkaç yazarın hayat hikayelerini okudum birkaç gün önce. Anladım onları. Hissettiklerini biliyordum çünkü. Dostoyevski'nin epilepsi hastası, homofobik ve kumar bağımlısı olduğundan, Oğuz Atay'ın sevdiği kadına yakın olabilmek için karısını boşayıp, sevdiği kadının kocasıyla arkadaş olarak evlerine daha sık girip çıkmasından, Salinger'in kırk yıl, kırk koca yıl evinden dışarı adım atmayışından, yusuf Atılgan'ın iki önemli kitabını yazdıktan sonra bir köye yerleşip kimseyle muhatap olmadan 30 yıl boyunca tek satır yazmamasından, Althusser'in elli yıldır beraber olduğu ve taparcasına sevdiği karısı Helen'i bir sabah bu boktan hayata daha fazla katlanmak zorunda kalmaması için uyurken elleriyle boğduğunu, Kierkegaard'ın çok sevdiği nişanlısı Regine'i kendinden nefret ettiği ve onunla evlenip kendisine maruz kalmasına dayanamayacağı için terk ettiğini anlatıyordu yazı. hasarlıydılar, tıpkı benim gibi.
ben sıradan olduğumu bilmek istemiyorum. milyarlarca insan arasında kimse için çok da değerli olmadığımı biliyorum. ama ben bunu kabullenmiyorum,kabullenmeyeceğim. onlar bilmiyor, anlamıyor.anlatmıyorum, çünkü benim derdim bu değil.
çok tembelim. en büyük sorunum bu,üşengecim. bu yüzden kaybettim, daha çok kaybedeceğim. önemsemediğime kendimi inandırmakla meşgulüm. ''benim çalışkan olduğum bir dünya çok farklı bür dünya olurdu'' demişti herifin teki. ona katılıyorum -evet sıradanlığıma bir kanıt daha-
iyi bir öğrenci değilim.iyi bir arkadaş, belki bazen.iyi bir sevgili olmayı becemiyorum. keşke iyi bir abla olabilseydim. iyi bir evlat da sayılmam, hayal kırıklığı olduğumu söylediler,haklılar. iyi bir müslüman olsaydım belki diğer birkaç konuda da iyi olabilirdim.. ben iyi bir yaratık değilim. bir gün bunu farkedip değişmekti umudum. bekliyorum, umutlar tükenmekte.
bütün bu yetersizliklerime rağmen, tek derdim kendimi sıradan hissetmemek, o 'şey'i kaybetmemek. insanlar beni konuşsunlar, adım nesilden nesile anlatılsın, parmakla gösterileyim, eserlerim dillere destan olsun, değil. hiçbir şey yapmayayım, kimse bilmesin görmesin, bir ben kendimi farklı,özgün, özel hissedeyim yeter.
ne de olsa o 'bir gün' gelir.
Fond le l'etang = kuyunun dibi. 'Koro' filmini izleyin bi ara.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder