En büyük hatalar en büyük heyecanlarla başlar.
Benimki 2009 senesinin sonlarına yaklaşırken bir Çarşamba günü hayatıma düşmüştü. Oturmak için yer kalmayan toplantı odasında kapı ağzında ayakta dikilmemle değişmişti her şey. Toplantı başladı, üniversite kulübü toplantısıydı işte, öyle ciddi bir şey değil, gerçi çok ciddi işler yapıyormuşcasına resmi ve kavvali cümleler dönüyordu odanın içinde ya o ayrı. Ne diyordum, toplantı başladı, aradan 10 dakika geçti geçmedi kapı açıldı ve o girdi içeri. Yer olmadığını farketmesi yarım saniyesini aldı, çok düşünmeden benim gibi duvara yaslandı, yanıbaşımda. Yanakları kıpkırmızıydı, geç kaldığını farkedince koşmuştu belli ki. Koşturup yorulunca ya da kendini suçlu hissetiği zamanlar yanakları kızarırdı. İlk defa görüyordum onu. Halbuki toplantılar başlayalı çok olmuştu, kaç haftadır nerelerdeydi? Dağınık kumral saçları, çarpık sarı dişleri ve yeşil gözleri vardı. Evet, o anda biliyordum başıma olağanüstü şeyler geldiğini. İlk görüşte aşka inanır mısınız? Sorumun cevabını bulmuştum. İnanılmayacak ne vardı. Yanıbaşımdaydı işte. Kulaklarım uğulduyordu, ne konuşulduğunu dinlemeye çalışıyordum ama tek duyduğum onun nefes alışverişiydi. İçi titrer mi insanın? Sıtmaya tutulmuşçasına titriyordum içten içe. Düşünebildiğim tek şey, 'acaba kafamı çevirsem yana doğru, hani gayriihtiyari, hani çok normalmiş gibi, sanki ona değil de yan taraftaki herhangi bir şeye bakıyormuş gibi, olur mu ki? Kafamı bi çevirsem, oracıkta işte. Kollarımız değecek neredeyse. Hadi ufacık bi baksam, anlar mı ki, ya başka biri farkederse?' Bir beyin aynı soruyu kaç kere sorabilir kendine. Döndüm sonunda, bana saatler gibi gelen sorgulama sürem kısa sürmüştü belli ki, çünkü yanakları hala kızarıktı. O da bana döndü, 'başlayalı çok oldu mu?' dedi, nefes almayı unutmamış olmalıyım ki beynime hala oksijen gidiyordu, 'yok yok 5 10 dakika maksimum, bir şey kaçırmadın' dedim sakince, bense onu tanımadan önce neler neler kaçırmıştım kim bilir. Sonrasında varlığına bile lanet edeceğimi nereden bilebilirdim ki?
Görev dağıtımına gelmişti sıra ve yanyana oluşumuz işime yarayacaktı. Evet, onunla birkaç cümle daha edebilmem için fırsatım olacaktı. Telefon numarasını aldım, o da benimkini.
3 gün sonra.. Telefonum çaldı. Oydu. Açamadım. Ellerim titrerken sesimin de titreyeceği aşikardı. Telefon sustu. Onun sesini duymak istiyordum halbuki. Saçmalıktı yaptığım. Bir iki dakika sonra geri aradım. Açtı. Konuştuk. Nasılsıniyimisinbendeiyiyimteşekkürederim dışında sadece görev hakkında. Tam kapatıyorduk, 'bu arada tanıştığımıza memnun oldum' dedi. güldüm. 'geçen gün hiç konuşmadık ya, sadece numaraları aldık, sonra da sen hemen gittin. Ondan şimdi diyorum.' dedi. Ben yine güldüm. 'Ben de memnun oldum, çarşamba görüşürüz.' dedim kapattık.
Çarşamba görüştük. Toplantı vardı. Kulüp odasına girdiğimde oradaydı. Gülümsedik. Toplantı başladı.
Toplantı sonrası hep beraber yemeğe gidilecekti. Şimdi to Stage olan yerdeydi. Mekana girdiğimizde karşısına ben mi oturdum, yoksa bir tesadüf müydü, söylemek güç. Özellikle karşısına oturmak için beklemiş olmam yüksek ihtimal. Önce etrafımızdakilerle birlikte muhabbet ediyorduk. Sonra önündeki matematik defterini karıştırdım. Bana birkaç şey gösterdi. Sonra gece boyu ikimiz konuştuk sadece. Film sahnelerinde yok olur ya etraftakiler birer birer. Öyle. Varlıkları yoklukları farksızdı. Fakat her külkedisi masalında saatin 12yi vurduğu an gelir. Benimki yurda giriş saatimdi. Halihazırda geç kalmıştım üstelik. Kalkmam gerektiğini söyledim. O da benimle birlikte kalktı. Etraftakilere iyi akşamlar dileyerek kalktık. Beni bırakmayı teklif etti, gerek olmadığını söyledim. Israr etti. Arabasına bindik. Artık emindim. Aşktı bu. Ölüyordum heyecandan, daha ne olacaktı. Arabadan inerken teşekkür ettim. Yurda girdim. Geç kalmıştım. Umrumda değildi. Yukarı çıktım koşarak, kızların odasına girdim, 'ben aşık olduuuuum' dedim. Sürekli zıplıyordum, sanki içime bir yay kaçmıştı. Hem konuşuyor hem zıplıyordum. Dönüyordum kendi etrafımda. Kızlar gülüyordu halime. Gülünecek ne vardı? Aşık olmuştum ben, nasıl anlayacaklardı ki beni? Kimse kimseyi böyle sevemezdi çünkü. Kalbime aklıma ruhuma sığmıyordu. Taşıyordu ve ben zıplıyordum.
Bir hafta daha geçti. Beni aramıştı. Hem de sebebi yokken. Toplantıdan önce yemek yiyelim dedi. Yedik. Konuştuk. Gözlerinin içine bakıyordum. Zıplamak çığlık atmak isterken, sakin sakin gülümsüyordum. Nasıl zordu bu aşk işi! Konuştuk biz yine, uzun uzun, her şeyden, herkesden, birbirimizden. Toplantı saati geldi, gitmedik. Konuştuk. Bebek'te Arnavutköy'de yine Bebek'te Güney yokuşunda Manzara'da. Konuştuk. Sonra bi an geldi. Konular bitti sanki. Konuşulacak tek konu kalmıştı. Aşk. İnanır mıydım aşka? İnanılmazsa yaşanmazdı ki. Peki o? O inanır mıydı? İnanmak istiyordu. Elimi tuttu.
Başıma belayı açmıştım. Hayırlı olsundu. Geçmiş olsundu. Onu henüz hiç tanımıyordum. Tanışmamız yavaş ve acılı oldu. Acıttı, tüketti, yerle yeksan etti. Onu tanıdıkça kendimi tanıyamaz oldum. Hayat nasıl da ironikti. Yemin peşindeyken oltaya takılan balık gibiydim. Çırpındıkça kanca daha derine saplanıyordu.
Hatanın neresinden dönülse kardır derler, katılmıyorum. Hatamdan vazgeçtiğimde elimde avucumda o kadar az şey kalmıştı ki, kendimi tekrar inşa etmem, yeni bir ben olmam gerekti. Mutlu olmayı yeniden öğrendim ve sil baştan başladım tekrar.
- - -
Şimdi mi? Şimdi mutluyum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder